BİR MAZLUM PÂDİŞÂH: SULTAN II. ABDÜLHAMİD

0

Üstad Kadir Mısıroğlu’nun

Bir Mazlum Pâdişâh: Sultan II. Abdülhamid

İsimli Eseri Yayınlandı

ÖNSÖZ

Birtakım fevkalâdelikleri kullanarak milletlerin hayatında derin değişikliklere âmil olanlar, hemen hemen dâima tarihi, kendilerine mahsus birtakım temel umdelerle (prensiplerle) yeniden değerlendirerek zuhûrlarının bir nevî gerekçesini ortaya koyarlar. Böylece gûyâ yaptıklarının doğruluk ve haklılığını geniş kitlelere kabul ettirmek isterler ki; bir propaganda mahsûlü olan bu değerlendirmeler, ekseriyâ eskiyi kötülemek tarzında vâkî olur.

Dünya’da her milletin hayatında görülen bu gibi tarih tahrifkârlığının en dehşetlisi bizim ülkemizde yaşanmıştır. Çünkü bizi, uzun asırlar boyunca teşekkül ve devam etmiş bulunan  İslâm Dünya Görüşü nden kopararak bir bâtılın gayyâsına düşürmek kolayca mümkün olabilecek bir iş değildi. Bundan dolayıdır ki, ülkemizde icrâ edilmiş olan inkılâp hareketleri, dehşet verici bir tedhiş metoduyla gerçekleştirilmiş ve netice olarak tarih, âdetâ masallaştırılmıştır.Gerçekten 1839 Tanzimat Fermânı ile ortaya çıkan ve kahraman milletimizi Avrupa’nın bir nevî vesâyeti altına sokan  batılılaşma mâcerâmız henüz devam eden tesirleri itibariyle hâlâ kurtulamadığımız bir fikrî ve fiilî sefâlet ve felâketler manzûmesidir. Zira  Batılılar ne der? [1] endişesi ile hareket ve onları memnun etmek gayreti peşinde koşmak, siyasetimizin en temel bir müessiri hâline gelmiştir. Bunun neticesi de, idâre edenlerimizle idâre edilenlerimiz arasındaki birbirlerine –mutlak mânâsıyla- yabancılaşma olmuştur. Çünkü başka memleketlerde tarihin sadece yorumunda bir inhiraf vâkî olduğu hâlde bizde bu durum, kıymet hükümlerinin tepetaklak edilmesine ilâveten bir de gerçeklerin değiştirilmesi ve bazen de olmamış vak’aların uydurulması gibi akıl ve ilim dışı bir sûrette vâkî olmuştur.

Ülkemizdeki bu tarih tahrifkârlığı, daha ziyâde üç büyük şahıs etrafında dehhâmeleşmiştir. Bunlar Tanzimat’la açılan meş’ûm (uğursuz)  kendinden kaçma Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Vahideddin,merhumlardır. Bu üç büyük şahsın nûrânî çehrelerinin korkunç bir karalama kampanyasıyla tanınmaz hâle getirilmesinde en ileri gidilmiş olanı –hiç şüphesiz- Sultan II. Abdülhamid merhûmdur. Bunlardan Sultan Abdülaziz ve Sultan Vahideddin’i daha önce yazmış bulunmaktayız.[2] Elinizde tuttuğunuz bu eserle Sultan II. Abdülhamid de yazılmış ve böylece  Üç Mazlûm Padişah serimiz tamamlanmış bulunmaktadır. cereyânına karşı millî ve dînî mukavemeti temsil eden

Tarihle az-çok uğraşanlar çok iyi takdir ederler ki, bu ülkede iki şahıs hakkında gerçekleri söylemek, tasavvurun fevkinde bir derecede güçtür. Bunlar Sultan II. Abdülhamid ve M. Kemal Paşa’dır. Zira her ikisi hakkında da yazılmış olanların kaahir ekseriyeti yalandır. Bu yalanlar, bunlardan birincisinin aleyhinde; ikincisinin ise, lehinde vâkî olmuştur. Üstelik bu sonuncusu hakkında eğriyi, doğrudan ayırmanın fiilî güçlüğüne ilâveten bir de kaanunî bir mâni mevcuddur.[3] Bu sebepledir ki, onunla ilgili olarak yazabildiklerimizden dolayı mâruz kalmış olduğumuz sıkıntılar, bizi tanıyan herkesçe mâlumdur.[4]

Sultan II. Abdülhamid’e gelince, O’nun hakkında gerçeği söylemek için kaanunî bir mânî yoksa da, yalanların kesâfeti (yoğunluğu) sebebiyle fiilî gerçeklerin tam mânâsıyla ortaya konulması, imkânsıza yakın bir derecede güçtür. Bununla beraber uzun bir çalışmanın mahsûlü olan bu eserde, merhum hakkındaki yalan ve yanlışlarla gerçeklerin çarpıtılmasına âid belli başlı yanlış ve iftiraları cevaplandırmaya çalıştığımız görülecektir.

Satranç oynayan insanlar, birbirlerinin şâhını mat etmeye çalışırlar. Şâhı mat olan bir oyuncu, geride ne kadar atı, kalesi ve piyonu mevcud olursa olsun, oyunu kaybeder, yani mat olur!.. Milletler arasındaki mücâdele de bir satranç oyununa benzer. Her milletin münevverleri, bir satranç tahtasındaki şâh mesâbesindedir. Binâenaleyh düşman telkinlerinin asıl hedefi onlardır. Bir ülkenin münevverlerini, kendi dâvâsına kazanan düşmanlar, o münevverlerin mensup olduğu milleti, kahredici emellerine râm etmekte hiçbir güçlük çekmezler. Bizde de böyle olmuştur. Bunun neticesidir ki, Sultan II. Abdülhamid Han hazretlerinin otuz seneyi aşan iktidar zamanının vak’alarını ve onların baş âmili olan o büyük şahsiyeti değerlendirmekte, halk ile münevverlerimiz arasında dâima büyük bir fark müşâhede edilegelmiştir. Hâlâ devam eden bu değerlendirme farkını kavrayabilmek için bir misâl zikredelim. İttihatçılar’ın Selânik vâliliğini yapmış olan ve bazı müsbet fikirlerine rağmen Tevfik Fikret gibi memleket münevverlerini sihr-i şiir ile idlâl (sapıklığa sürükleme) gayreti peşinde koşmuş bulunan bir kimseye yazı yazdırabilmek için mâhud Tanin Gazetesi’nin sermâyesini vermiş olan Hüseyin Kâzım Kadri, hâtıratında, kendisi gibi ifsâd edilmiş münevverlerle halk arasındaki tezadı, yani değerlendirme farkını açıkça ortaya koyan tipik bir vak’a nakletmektedir. O, Sultan II. Abdülhamid’den sonra işbaşına gelenlerin ülkeyi bir mâcerâ mantığıyla idâre ederek binbir bâdireye sürüklemeleri karşısında, umûmî efkârın o büyük Hükümdar’a hasretle meyletmiş bulunduğunu belirttikten sonra bu değerlendirme farkını, şu satırlarla ifade etmektedir: Bir ihtiyar kadın bana bir gün: -Âh!.. Kahrolasın Abdülhamid!.. Âh gaddar, hâin!.. O’nun yüzünden bu hâle düştük!.. demişti. Ben de: -Evet, vâlide, çok doğru söylüyorsun!.. Allah kahretsin!.. cevabını verdim ve her ikimiz bu nakaratı tekrar edip duruyorduk ki; kadın birden bire makam değiştirip:

-Oğlum!.. Sen de, ben de söylüyoruz; fakat zan ederim ki; her ikimizin sözlerimiz arasında pek büyük bir var… Ben, Allah kahretsin, diyorum; çünkü memleketi güzel yönetemedi ve bu yüzden hem kendisini, hem de bizi makhur (kahrolmuş) ve perişan etti. Memleket de birtakım bayağı adamların elinde kaldı. diyordu.

-Aman hanım, ne söylüyorsun?! diyecek oldum. Kadın, târif olunmaz bir şiddetle söze başladı ve dedi:

-Oğlum, kendine gel, senin Abdülhamid dediğin Sultan ibni Sultan, ibni Sultan, ibni Sultan… idi. Ne çâre ki, kendine yakışmayacak işler yaptı ve bizi de böyle adamların ellerine bıraktı… Eyvah!.. Eyvah!..

Ben, bu sözleri işitmemek için süratle yürüdüm ve arkamdan söylenmekte devam eden bu sıkıntı veren kadından uzaklaştım. [5]

Sultan II. Abdülhamid devrinin –hemen hemen bütün münevverleri- O’nu anlamamakta, hatta O’na muhalefet etmekte âdeta ittifak hâlindedirler.[6] Bunların Batı zihniyetli olanlarını, bu yanlış tutumları dolayısıyla anlayıp izah etmek kaabilse de, bütün hayatları boyunca islâmî gayret sahibi olmuş bulunmaları sebebiyle Üstad Bediüzzaman Said-i Nursîve büyük şâir Mehmed Âkif Bey için bu tutum gerçekten izahı gayr-i kaabil bir büyük tezattır. Bu tezâdın, Sultan II. Abdülhamid merhumun devrini dolduran dâhilî ve hâricî gâilelerin perde arkasına vâkıf olmayı güçleştiren kesîf (yoğun) bir propagandadan doğduğu şüphesizdir.

Hakîkaten Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin devri, -bilhassa dâhilî hâdiseler dolayısıyla- âdeta bir örfî idâre (sıkı yönetim)dir. Bundan dolayı kaynatılmakta bulunan fitne kazanına vâkıf olunamadığı takdirde, hâdiselerin zâhirine nazaran o büyük şahsiyete muhâlif olmak âdeta kaçınılmazdı. Halbuki hâdiselerin içyüzüne vâkıf olunsa, o büyük hükümdarı bu tutumundan dolayı mâzur görmek ve asla kınamamak gerekirdi. Çünkü birlik ve beraberlik şuurunun –çeşitli iç ve dış sebeplerle- zaafa uğradığı o hengâmda devletin bekası ancak ve ancak tezatsız bir otorite ile sağlanabilirdi. Sultan II. Abdülhamid bu gerçeği erkenden görerek dizginleri dirâyetle eline almasaydı, devlet, daha o zaman hayalperest Midhad Paşa ve ekibi elinde çoktan batmış olacaktı. Nitekim bilâhare, hâdiselerin içyüzüne vâkıf olmak imkânını elde edince eskiden yaptığı  hürriyet münâdiliği nden dolayı nedâmet gösterenler de az değildir. Hatta böyleleri içinde filozof ünvanlı Rızâ Tevfik gibi pek de dindar olmayan kimseler bile mevcuddur. Buna rağmen yukarıda ismi geçen iki dindar şahsın bu dirâyeti daha sonra bile gösterememiş olmaları, onlar hesabına cidden üzücü bir keyfiyettir.[7]

Sultan II. Abdülhamid hakkında hâlâ devam etmekte ve mektep kitaplarına kadar intikal etmiş bulunmakta olan iftiralar, âdeta uçsuz bucaksız bir denizi andırmaktadır. Bu iftiralarda O’nun şahsî husûsiyetlerine kadar karartılmadık bir nokta yoktur. Bunların pek çoğuna eserimizde gerekli cevapların verilmiş olduğu görülecektir.

Bununla beraber Sultan II. Abdülhamid merhûmun siyâsî dehâsıyla dindarlığını kabulden hareketle O’nun lehine olmak üzere yazılmış bazı eserlerde de gülünç derecede asılsız vak’alarla medhedilmek istenmesi şâyân-ı teessüftür. Bunlara da bir misal vermek gerekirse, denilebilir ki, ilk nazarda ilmî bir hüviyeti olduğu sanılacak derecede vesika ihtivâ eden, fakat bunların pek çoğu temas edilen bir gerçeğe âit lüzuma binâen dercedilmemiş bulunan bir eserde pek çok doğru ve faydalı bilgiye rağmen Sultan II. Abdülhamid Han’ın mütenekkiren (habersizce) hacca gitmiş olduğu yolunda mantıksız bir iddiâ mevcuttur.[8]

İsmi mâlum olmayan bir mutavvıf (tavaf yaptıran) kimsenin beyânına yer veren arapça bir kitabı kaynak göstererek ortaya konulan bu iddianın sahibi, gûyâ o yüce Sultan’ı, Osmanlı padişahları içinde yegâne hacca gitmiş olan bir kimse olarak gösterirken düşünmemektedir ki, o zaman da hac için en az altı ay, merkez ve idâreden uzak kalmak gerekirdi. Bu takdirde bunun bilinmemesine ve yerli bir kaynakta zikredilmemiş olmasına imkân var mıdır?!. Bunu takdir edemeyecek kadar saray ve devlet hayatına vâkıf olmayanların böyle medhiyeleri, Sultan II. Abdülhamid düşmanlarına karşı gülünç bir duruma düşmekten ve O’nun hakkındaki doğru sözlerin de güvenilirliğini azaltmaktan başka bir netice hâsıl etmez!..

Aynı eserde, bir de  Ulu Hakan II. Abdülhamid Han [9] müellifi Üstad Necip Fâzıl Kısakürek’ten -kaynak göstermeksizin- bir iktibasta bulunulmuştur. Halbuki Üstad Necip Fâzıl eserine:

-Ben sanat ve tefekkür adamı olmak iddiasındayım ve tarihçi değilim!.. Bu eser de bir tarih denemesi değil!.. cümlesiyle başlamakta ve 320 sayfalık kitabında hiçbir kaynak zikretmemiş bulunmaktadır. Böyle olduğu hâlde, zikri geçen eser, oradaki asılsız bir medhiyeyi[10] de aynen nakletmektedir[11] ki, o medhiye de şudur:

Gûyâ bir gece yarısı Aksaray’dan karısı doğum yapamayan bir adam, saraya bir telgraf çekerek yardım istemiş ve bunun üzerine mâbeynciler (aşağı yukarı her mâbeynci hâtırat yazmıştır, bunlar her kimse!..) bir kısım ihsân-ı şâhâne ve bir doktor ile birlikte oraya sevk edilmiş, dönüşlerinde Sultan’ın uyumayarak onları beklemekte olduğuna şâhid olmuşlardır.

Evet, Sultan II. Abdülhamid, mühim bir devlet işi için gecenin her saatinde uyandırılmasına müsaade etmişti.[12]Fakat bu aslâ ahâd-ı nâstan (sıradan bir kimseden) gelen bir telgraf için olamaz!..

Buna ilâveten bir de şunu söyleyelim. Bazı açıkgözler de kendi faaliyetleri için Sultan II. Abdülhamid’i kullanmaya teşebbüs etmişlerdir. Bu çirkin tavrın en son örneği, Fethullah Gülen’in mektepleri ile yapmak istediği işin,Abdülhamid’in güttüğü dâvânın bir devamı olduğu yolunda beyâna kapaktan yer veren bir eserdir.

Böyle eserler[14] ve onların şaşırtıcı beyânları pek çoktur!.. Bunlardan bir kısmına da ileride yer yer cevap verilmiş olduğu görülecektir.

İşte hakkında en çok eser yazılan insanlardan biri olduğu hâlde, bizim de  üç mazlum padişah tan biri olarak bu büyük şahsiyetin biyografisini kaleme alışımız, O’nun hakkındaki eserlerin, gûyâ lehte olanlarının bile, şu zikrettiğimiz bir-iki misalde görüleceği üzere ciddiyetten uzak oluşudur.

Gençlik yıllarımda Sultan II. Abdülhamid Han hakkında, bazı nâdir makaleler ve Seyyid Abdülhakim Arvâsî ileSüleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin etrafında bulunmuş zevâttan[15] nakledilen değerlendirmeler dolayısıyla O’nun büyüklüğüne bir kere daha muttalî olmuş ve lise yıllarında edindiğim kanaati pekiştirmiştim. Fakat öyle büyük bir şahsiyetin, nasıl olup da birkaç Balkan komitecisi karşısında mağlubiyeti kabul edip taç ve tahtını terk etmiş olmasını izah edemiyordum. Hatta merhûmu şecaatsizlikle itham ettiğim bile olmuştur.[16] Gerçekten her insaf sahibi kabul eder ki, Sultan II. Abdülhamid’i devirenler, zekâ ve siyâsî dirâyet itibariyle o büyük hükümdara çömez bile olamazlar. Bu gerçeği mezardan kaldırıp kendilerine sorsak, onların bile itiraftan içtinab etmeyecekleri muhakkaktır.[17] kader hakkındaki derinleşmem sonunda anladım ki, o büyük şahsiyet de, aynen Sultan Abdülaziz gibi ilâhî kadere ters düşmüş olmaktan dolayı, mazlûmiyetin her türlü acısını tatmak mecburiyetinde kalmıştır. O kaderse, milletin sonraki bozuk kafalı idârecilerin zulmüne müstahak hâle gelmiş olmalarının bir icabı idi.[18] Böyle olduğu hâlde bu şerirler, o büyük hükümdara karşı, nasıl olup da muvaffak olabilmişlerdir!.. Doğrusu bunu anlayamıyordum. Zamanla, hem tarih üzerindeki araştırmalarım ve hem de her müminin iman ettiği

Diğer taraftan  Hayrihî ve şerrihî minallâhi Teâlâ diyen bütün müminler, kader inancına sâhip oldukları hâlde, Âlemi dolduran vukuatı bu temel görüşle değerlendirmekte -ekseriyâ- kifâyetsiz kalmaktadırlar. Gençliğimde ben de böyleydim. Sonra anladım ki; tedbir, takdire tevâfuk ettiği kadar netice hâsıl eden bir beşerî tavırdan başka bir şey değildir. Allah ise, Kâinât’ta mâsivâullâhtan her varlığı, fânîlikle mahkûm etmiştir. Ne hayır, ne de şer; ne kemâl ve ne de zevâl üzere beka şansına mâlik değildir. Bu durum, âdetullâh icâbıdır!..

Burada özün özü bir sûrette temas ettiğim bu gerçeği Sultan Abdülaziz hakkındaki eserimde[19] tafsîlâtıyla anlatmış bulunduğum için bu kadarla iktifâ ediyorum.

Evet, kader perspektifinden işin izahı böyledir. Fakat bir de zâhirî şartlar itibariyle değerlendirme yaparsak, görürüz ki, o şerir insanların başarısı  Yahudi desteği nin eseridir. Diğer bütün sebepler, asırlar sonra tekrar Filistin’e dönmek emeliyle başkalarını kullanan Yahudilerin icadıdır. Sultan II. Abdülhamid’in tâlihsizliği, iktidar zamanının Dünya’daki Yahudi gücünün zirveye ulaştığı bir zamana tesâdüf etmiş olmasıdır.

Benim gençliğimde bir kimsenin islâmî şuurlanma itibariyle durumunu tâyin bakımından –bir nevî turnusol kağıdı gibi- iki şahsiyet ile ilgili değerlendirmesine itibar edilir di ki, bunlardan birincisi Sultan II. Abdülhamid merhumdu. Diğeri ise, ehline mâlumdur!.. Şimdi ise, tâviz furyası öylesine şiddetlenmiş bulunmaktadır ki, onun anaforuna yakalanmayan hiçbir kimse kalmadı denilse mübâlağa edilmiş olmaz. Bu sebeple bu eski ölçü, artık kullanılamaz olmuştur!..

Yerli ve yabancı pek çok eserle Başvekâlet Osmanlı Arşivi’ndeki sayısız vesâike istinâden yapılmış olan bu çalışmada, bazı pespâye propaganda mahsûlü neşriyatla –bizce hepsi de şüpheli olan-[20] ve ortalıkta  Abdülhamid’in Hâtıratı adıyla dolaşan eserlere itibar atfetmemiş olduğumuzu ifade etmek isteriz.

Bu vesileyle yakın tarihimizin bu devâsâ şahsiyetini, âhır ömründe mâruz kaldığı mazlûmiyeti anlatmak maksadıyla yazmaya bu âciz kulunu muvaffak kıldığı için Cenâb-ı Hakk’a nihayetsiz şükürlerimi arz ediyorum.

Bu eseri, okuyucularıma yakın tarih hakkında yeni bir görüş ufku kazandıracağı veya zaten mevcud olan doğru görüşlerini teyide medâr olacağı ümidiyle yayınlarken, son söz olarak –okuyan herkesin- Sultan II. Abdülhamidmerhumun aziz ruhunun bir Fâtiha ile taltif etmesini istirham ediyorum.

Ve minallâhi’t-Tevfîk!..

Kadir MISIROĞLU

26 Aralık 2006/ İSTANBUL

Dipnotlar:

[1] Avrupa’yı anlamak için, Avrupa’yı temsil etmek için bir vâsıtamız yoktur: Yalnız garip, mühlik (tehlikeli) bir vak’a önünde:«-Avrupa ne der?!» söyler ve bir şey bekleriz!.. …Bir fırka (parti) mühim bir teşebbüste bulunsa, bir vilâyet kaanunu tanzim edilse, millî bir tezâhür olsa, bir cemiyet-i islâmiyye teşekkül etse, bir hükümet sukût etse,…. millî bir gazete neşredilse, harb edilse, sulh edilse, idamımıza karar verilse, mezara gidilse… biz:«-Avrupa ne der?!» söyleriz. … -Avrupa ne der?! suâli, havfın (korkunun), fikr-i şahsiyi istihkâr eden (hakîr gören) kuvve-i hafiyesidir. (Bkz: Halil Adem’in Hilâfet Siyâseti ve Türklük Siyâseti (İstanbul 1331) isimli esere yazdığı uzun dipnot. sh: 7 vd.)Ne dersiniz, makale hacimli bir hâşiyeden naklettiğimiz şu üç-beş cümlede ifâde edilmiş olan gerçek, bugün de hâlâ aynen mevcud değil mi?!
[2] Kadir Mısıroğlu- Bir Mazlûm Padişah: Sultan Vahideddin, (İstanbul, 2005) ve Bir Mazlum Padişah: Sultan Abdülaziz, (İstanbul, 2006).
[3] M. Kemal Paşa hakkındaki 5816 numaralı kaanun, aslında O’nun heykellerini kırmayı ve hâtırasına alenen hakaret etmeyi suç saydığı hâlde, tatbikatta en küçük bir tenkidin bile suç sayıldığına dâir gerçeklere vâkıf olmak için:  Gurbet İçinde Gurbet (İstanbul, 2004) isimli eserimizin 372. sahifesindeki 153 numaralı dipnot veya  Sarıklı Mücâhidler (İstanbul, 2007) 18 sahifedeki 10 numaralı dipnota bakılabilir.
[4] Tafsîlât için şu eserlerimize bakılabilir: Geçmiş Günü Elerken, c. I ve II (İstanbul 1993-1995), Hicret (İstanbul 1990) ve Gurbet İçinde Gurbet (İstanbul 2004).
[5] Hüseyin Kâzım Kadri- Balkanlardan Hicaz’a İmparatorluğun Tasfiyesi- İstanbul, 2003. sh: 59.
[6] Bu gibi insanların ne kadar çok oldukları hakkında sathî bir fikir edinmek için şu esere bakılabilir: Âdem Çevik- II. Abdülhamid’de Yanılanlar, İstanbul, 2006.Bir derleme olan bu eser, köpük toplama nev’inden belli başlı kalburüstü insanları ele almış olmasına rağmen yine de kemiyete dâir bir fikir verebilir. Ancak burada Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edenlerin hepsi de, bu hataları sebebiyle  yanılmış olarak gösterilmektedir ki, böyle bir tespit aslâ doğru değildir!.. Bunların pek çoğunun muhâlefetleri bir yanılma eseri olmayıp zihniyetlerinin tabiî icabı olarak kasdîdir.Bu derlemede ayrıca İttihatçılar hakkındaki tenkid ve târizler de, Sultan II. Abdülhamid’den itizar veya O’nun hakkındaki menfî beyânlardan  nedâmet gibi değerlendirilmektedir. Bu da onların ekseriyeti için doğru değildir. Buna misal olarak sadece Süleyman Nazif’in şu şiiri kâfîdir:
Padişahım! Gelmemişken yâde biz,
İşte geldik senden istimdâde biz,
Öldürürler başlasak feryâde biz,
Hasret olduk eski istibdâde biz.
Dembedem coşmakta fakr ü ihtiyaç
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket mâtemde, öksüz taht ü taç.
Hasret olduk eski istibdâde biz.
Görülmektedir ki, burada bir özür değil, İttihatçıların daha zâlim oldukları tarzında bir ifade mevcuttur. Mezkûr kitapta fikirlerine yer verilen şahsiyetlerin pek çoğu da Süleyman Nazif gibidir.
Yavuz Selim Osmanoğlu- Sultan İkinci Abdülhamid Hakkında Meşhurların İtirafları, (İstanbul, 2006) isimli derleme de aynı mâhiyettedir.

[7] Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet göstermiştir. Şöyle ki:Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultan’dan dedesi adına helâllik istemiştir:Bilindiği üzere Osman Turan Bey’in kayınvâlidesi Nemika Sultan, Selim Efendi’nin kızıydı. Selim Efendi ise, Sultan II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Nemîka Sultan, Ankara’da damadıyla birlikte yaşamakta ve bir apartman katında kendisine tahsis edilen odadan çıkmayarak devamlı ibâdetle meşgul olmaktaydı. Vâkî ısrar üzerine misafirlerin yanına gelmiş ve Said-i Nursî merhum, şu sözlerle kendisinden helâllik dilemiştir: -Sultan Efendi Hazretleri!..Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçılar’ın propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!.. Nemîka Sultan: -Ne beis var hocaefendi!.. O zamanın siyâseti icabı böyle çok işler oldu!.. Artık geçen geçti. demişse de Bediüzzaman sarahaten Helâl ettim!.. cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Efendi’ye ısrar ederek üç kere tekrarlatmış ve sonra da: -Oh!.. Elhamdülillâh, inşallâh bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim!.. demiştir.Hakîkaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çıkmış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet sonra da orada vefat etmiştir.Rahmetli Celâleddin ÖktemHoca’dan dinlediğine nazaran, II. Meşrûtiyet arifesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursî merhum o zaman Dârulfünûn’a tahsis edilmiş olan Zeyneb KâmilSultan II. Abdülhamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş. Ezcümle Celal Hoca’nın bizzat işittiğini söylediği şu sözleri sarfetmiş: -Sultan, tek başına koca bir sarayı işgâl ediyor. Çıksın oradan!.. Ben orayı mektep yapacağım!.. Bu ve benzeri sözler yüzünden tımarhâneye sevkedilmişse de doktorlar, aklında bir noksanlık olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarfettiğini söyleyerek O’nu serbest bırakmışlar.Bundan sonra Mâbeyn’e gelerek Padişah ile görüşmek istemiş, fakat bütün ısrarlara rağmen belindeki hançeri çıkarmak istemediğinden bu görüşme vâkî olamamıştır.II. Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Selânik’teki  Hürriyet Meydanı nda düzenlenen bir mitingde bir konuşma yapmış, bu konuşma  Nutuk adıyla basılıp halka dağıtılmıştır. (İstanbul, 1326…..)Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefâtında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askerî Cezâevi’nden hapishâne arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşak’ta kalmış. O da bunları bozdurarak bugünkü Hayrat Vakfı nı kurmuştur.Mehmed Âkif Bey’e gelince, bu hususta bir nedâmette bulunması için Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi tarafından, Mısır’da kendisine defaatle tavsiye ve telkinde bulunulmuş olmasına rağmen, O’nun böyle sarih bir beyânına şâhid olunmamıştır. Mehmed Âkif Bey üzerinde şâyân-ı takdir çalışmaları olan arkadaşımız M. Ertuğrul Düzdağ, merhumun  Âsım kitabındaki  Semerci şiirinin böyle zımnî bir nedâmet olduğunu söylemekteyse de, O’ndan sarih bir beyânda bulunmasını beklemek, bütün müslümanlar için gerçekten bir haktı. Maalesef O, bunu yapamamış ve bundan dolayı da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin şâir evlâdı İbrahim Sabri Bey tarafından -şahsî arşivimizde mahfuz- uzun bir şiirle tenkid edilmiştir.Bununla beraber -şu hususu da ifade etmeliyiz ki- Âkif Bey’in şiirleri kronolojik bir sıra dâhilinde incelenirse, O’nun Sultan II. Abdülhamid sonrasını gerek vak’alar ve gerekse şahıslar itibarıyla –kâh açık, kâh kapalı olarak- çok şiddetli bir sûrette tenkid ettiği görülmektedir. Benim gençliğimde okuduğum  Safahat ta bunların çoğu mevcud değildi. Meğer hayırsız damad Ömer Rızâ Doğrul, bazen kelime değiştirerek, bazen de beyitler çıkararak eseri tahrif etmiş imiş. Ertuğrul Düzdağ Bey, uzun ve sabırlı bir çalışma ile Safahat ı aslî hüviyetine kavuşturmuştur. Bundan dolayı bu eserin yeni baskılarında –hiç olmazsa Sultan II. Abdülhamid sonrası, yani İttihadçılar hakkında-yukarıdaki görüşümüzü te’yiden sadece Semerci şiiri değil, daha bir çok misal gösterilebilir. Konağı’nda bir konferans vermiş. Bu konferansta
[8] Bkz: Ömer Faruk Yılmaz- Belgelerle Sultan II. Abdülhamid Han, İstanbul, 2000, sh: 214.Cümle âlem bilir ki, Osmanlı padişahlarının hiçbiri hacca gitmemiştir. Bunun bir çok sebebi meyânında emniyetin sağlanmasındaki güçlüğe ilâveten bir de bunun en az altı ay gibi bir zaman almasıdır. Ulemâ devlet reisinin –cihad dışında- bu kadar uzun bir müddetle işbaşından uzaklaşmasını –o günün şartları dolayısıyla- aslâ câiz görmemiştir.Bu âileden yegâne hacceden Cem Sultan’dır, o da padişah olmamıştır.Sultan Vahideddin, tahttan ayrıldıktan sonra Hicaz’a gitmiş, fakat orada hastalandığından hac mevsimini bekleyemeden geri dönmüştür.İster doğru kabul edilsin, isterse yanlış!.. Tarihî gerçek bundan ibarettir. Onlar çoğu kere kendi yerlerine hacca vekil göndermişlerdir.Büyük velilerin kerâmetleri arasında tayy-i mekân denilen bir hâdise vardır. Sultan II. Abdülhamid de hiç şüphesiz böyle velîlerden biridir. Bundan dolayıdır ki, halk arasında O’nun böyle kerâmetleri şâyîdir. Nitekim biz de ileriki sayfalarda bir kısım görgü şâhitlerine atfen bunlardan bir-ikisini nakletmiş bulunmaktayız. Fakat unutulmamalıdır ki, tarihle menkıbe ayrı ayrı şeylerdir.
[9] İstanbul’da 1965 tarihinde basılmış olan bu eser, mesnedsiz medhiyelerle dolu olduğu gibi Sultan Abdülazizmerhumla ilgili yakışıksız pek çok beyânı ihtivâ etmektedir ki, bunlara Sultan Abdülaziz’le ilgili eserimizde bir nebze temas edilmiş bulunmaktadır.
[10] Necip Fazıl Kısakürek- a.g.e., sh. 317.
[11] Ömer Faruk Yılmaz- a.g.e., sh: 393-394.
[12] …Sultan Hamid müstâcel bir iş zuhurunda, gecenin herhangi bir vaktinde kendisinin uyandırılmasına müsaade etmişti. Bir işin müsta’celiyetini br Hünkâr’ı uykudan uyandırmaya değer olup olmadığını takdir etmek hak ve mesûliyeti, onu arz eden zâta âid idi. (Bkz: Tahsin Paşa- a.g.e., sh: 15)
[13] Bkz: Mustafa Armağan- Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, İstanbul, 2006.Sultan II. Abdülhamid Han’ın ismiyle dans kelimesini yan yana getirmekteki garabet ve hatta çirkinlik bir yana, bu kitap sırf arka kapağındaki beyân ile dâsitânî bir istismar örneğidir. Bu istismarı şümullendirmek için de eser, -üzerindeki beyâna göre- elli bin nüsha basılmış ve çoğu bedâvâ dağıtılmıştır.Fethullah Gülen ve cemaatiyle benim ilk ihtilâfım Sultan II. Abdülhamidmerhûmun torunlarından Şehzâde Abdülkerim Efendi vesilesiyle vâkî olmuştur. Bütün uğraşmalarıma rağmen bu şehzâdeyi Fâtih Koleji’nde parasız okutturmaya muvaffak olamadım. Onlar buna aslâ yanaşmadılar. Şimdi O’nun dedesini çarpık hizmetleri için bir propaganda malzemesi olarak kullanmaktan içtinab etmedikleri bu eserle sâbit olmuş bulunmaktadır.
[14] Yazarının dindar olduğu bilinen Sultan Abdülaziz ve I. Meşrûtiyet (İstanbul, 2001) isimli eserden alınan şu birkaç satırı –sırf bir misâl olmak üzere- dikkatlerinize arz edelim: Veliaht Murad tahta çıkınca, kendisinden sonraki küçük kardeşi Şehzâde Abdülhamid «Veliaht» statüsü kazanarak tahtın vârisi olmuştu. Şehzâde Abdülhamid, Sultan Abdülaziz’e yönelik hal’ girişimini bildiği hâlde, bunun kendisini tahta biraz daha yaklaştıracağını düşünerek ses çıkarmamıştı. (Bkz: Süleyman Kocabaş, a.g.e., sh. 227)Bunu hiçbir görgü şâhidinin ahlâksızlık ve karaktersizlik isnad edemediği Sultan II. AbdülhamidVeliahd Abdülhamid’e cülus yolunu Sultan V. Murat’ın hastalığı açacaktı. Bu uğurda öyle spekülatif görüşler ortaya atıldı ki, Abdülhamid’in Sultan’ı tedâvî eden doktorlarla anlaşıp, onun hastalığını daha da artırarak iyileşmemesi için çalıştığından bahsedilir. Lütfü Simâvî’nin yazdıklarına göre, Abdülhamid, Dr. Kapolyonve Dâru’ş-Şifâ tabibi Müncevrî ile anlaşmıştı. Bunlar, Sultan’ın sağlığını, «Mahmud Paşa’nın gönderdiği sarı altınlara ve ilerisi için verdiği vaatlere fedâ etmişler», her iki doktor, Abdülhamid’in saltanat yıllarında ihsan ve rütbelere boğulmuşlardı.Ahmed Saib’in yazdıklarına göre, Abdülhamid Efendi, vükelâdan faydalanmak yanında Rus Büyükelçisiİgnatiyef’ten bile faydalanmak istemiş, V. Murat’ın hastalığını O’na kendisi haber vermişti. (Bkz: a.g.e., sh. 227 vd.)Süleyman Kocabaş’ın kendi değerlendirmeleri de –çoğu kere- kabullenerek naklettiği bu isnad ve iftiralardan daha hafif değildir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Atatürk İnkılâbı dâhilinde yapılacak olan bir çok inkılâbın düşünce plânında Sultan II. Abdülhamid’de ortaya çıktığını görüyoruz. (Bkz: Garip Tarihimiz, İstanbul, 2006, sh: 40) diyebilen bir yazarın artık Sultan II. Abdülhamid’i Lâtin harflerine milâdî takvime ve hatta şapkaya taraftar (!) göstermesine şaşılmaz!.. Böylece O’nun hakkındaki  gericilik ithamını gûyâ cevaplamış olduğunu sanan yazar, dayandığı Hâtırat ın Süleyman Nazif tarafından uydurulmuş olduğunu bilmese dahî –az bir ferâsetle- bu yanlışlara sürüklenmekten kurtulabilirdi. Lâkin bir yazarı teemmül ve mesûliyet duygusundan uzaklaştıran ve eser telifini sırf bir kemiyet zannettiren o sakîm zihniyet yok mu?! İşte bütün bu yanlışların sebebi odur!..Ancak Süleyman Kocabaş bir amatör diyelim ve kendisini mâzur görelim!.. Ya televizyon ekrânlarında kâzip bir Osmanlı hayranı olarak görmeye alıştığımız İlber Ortaylı’ya ne demeli!.. O da bakın, ne cevherler yumurtlamış!.. Lâtin harflerinin bilinmeyen ve kendisini gizleyen bir taraftarı, Ali Vehbi Bey’in yayınladığı hâtırata göre, Sultan II. Abdülhamid’dir. Ona göre, halkımızın büyük cehâletine sebep, okuma-yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise, harflerimizdir. Sultan: -Belki bu işi kolaylaştırmak için Lâtin harflerini kabul etmek yerinde olur!.. demektedir.(İlber Ortaylı-Gelenekten Geleceğe, İstanbul, 2002, sh: 103) …1908 Temmuz’unda Makedonya’da patlayan ihtilâlle, Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Abdüülhamid’in otuz yıllık despot yönetimine dur denilmiş… (İlber Ortaylı- İstanbul’dan Sayfalar, İstanbul, 2007 sh. 133) …Böyle bir toplumu tek elden yönetmeye kalkan diktatör padişah II. Abdülhamid bile… (İlber Ortaylı- İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, 2005, sh: 91) hakkında bir müslüman yazar söylüyor!.. Bu kadarla kalsaydı yine neyse!.. O büyük hükümdarın garezkâr düşmanlarından pek çok nakiller yapan bunları bir tenkid süzgeçinden geçirmeksizin eserine derceden bu arkadaşın böyle cürümlerine de sadece bir tek misal verelim:
[15] Biz şahsen Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kacar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir-ikisini nakledelim:Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesîle ile medh u senâ eder ve: -O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!.. dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:Süleyman Efendi Hazretleri’nin  Tesbihçi Dede denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine: -Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde HızırSultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)’ın olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen  Hareket Ordusu na karşı kılını kıpırdatmamıştır.Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttalî olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim, şöyle ki:1960’lı yıllarda Serencebey’de Mazhar Paşa Sokağı’nda oturuyordum. Burası Şeyh Zâfirî Tekkesi’ne çok yakındı. Arada sırada sabah ve yatsı namazlarına, aslında bir Şâzelî Tekkesi olan Ertuğrul Câmii’ne giderdim. O sırada Beyrut ve Şam’da giriştiği bir ticâretten muvaffakiyetsizliğe uğrayarak İstanbul’a dönmüş bulunan Halil Zâfir, bu câmiin hemen yanıbaşındaki Şeyh Zâfirî Konağı’nda münzevîyâne bir hayat yaşıyor ve beş vakit bu câmi-i şerife devam ediyordu. Burada ahbap olduk. Bazı yatsı namazlarından sonra beni konağa dâvet eder, Sultan II. Abdülhamid merhumun Yıldız Sarayı’ndaki marangozhânesinde imal edilmiş olan eşyâlarla lebâleb dolu olan bir salonda uzun uzun sohbetlere dalardık. Bir gün Halil Bey, konağın üst katına çıkarak hasırdan mâmul bir zenbille döndü. Bunun içi, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Şeyh Zâfirî Efendi’ye, O’nun vefâtından sonra da oğullarına yazılmış olan mektuplarla doluydu. Bunları tetkik ederken bir mektup, hayretimi mucip oldu:Halil Bey, Şeyh Zâfirî’nin ondört evlâdından birinin oğluydu. O’nun söylediğine göre, dedesinin vefâtından sonra Padişah, babası ve amcalarını huzuruna çağırarak: -Babanızdan sonra kime râbıta yapacağınızı merhum Şeyh Hazretleri size söylemiş miydi? diye sormuş. Onların da: -Hayır!.. cevabını vermeleri üzerine: -Rabıtayı bana yapacaksınız. O’nun yerine ben tâyin olundum. Size söylemiş olması lâzımdı. demiş.Bundan dolayı Şeyh Zâfirî’nin evlâtları her vesile ile Sultan’ı ziyârete giderler ve O’nunla temâsı kesmezlermiş. Padişah, aynen Şeyh’inin sağlığındaki gibi her Ramazan mutlaka bir kere bu konağa iftara gelirmiş. O gelmeden önce de konağa, saraydan tabla tabla yemekler gönderilirmiş. Bunları anlatan Halil Zâfir, Padişah’ın zaman zaman babası ve amcalarını, eski tâbirle berâ-yı mâlumât bazı şeylerden mektupla haberdar edermiş. Hasır zembilde beni hayrete düşüren mektuplardan biri de bu mâhiyette idi. Mektubu, birlikte tekrar tekrar okuduk. Saltanatının son zamanlarında yazıldığı anlaşılan bu mektupta Sultan diyordu ki: Evlâtlarım!.. Hareket Ordusu’na karşı bir şey yapmadığımdan dolayı bazıları hakkımda itâle-i kelâmda (sözlü tecâvüzde) bulunurlarmış. Sakın siz, böylelerine kapılmayın. Evet, ben o güruh karşısında hareketsiz kaldım. Çünkü onların en ön safında Hızır –aleyhisselâm-‘ın yürüdüğünü gördüm ve anladım ki, ne olacaksa olacaktır. Bu bir kader icabıdır. Karşı çıkıp ibâdullâhın kanlarının heder olmasına sebep olmak istemedim. Halil Zâfir Bey’den, bu mektubu bana vermesi için pek çok ricâda bulundum. -Bunların hepsini sana vereceğim, sabret!.. dedi. Hakikaten o sırada, sanki ölümünü hissetmişcesine bazı tasfiye hareketleri yapıyordu.Ertuğrul Câmi-i Şerifi tekke iken üst katında zengin bir kütüphâne varmış Tekkelerin kapatılmasından sonra burasını ilk mektep yapmışlar. Halil Bey’in babası da kitapları, konağın üst katına taşımış. Halil Bey, bu sırada bazı yazma Kur’ân-ı Kerîm’lerle birlikte nâdide eserleri Topkapı Sarayı’na götürüp teslim etmişti ki, aldığı makbuzları bana da göstermişti. Bu arada bana da zaman zaman tarihle ilgili bazı kitaplar veriyor, mektupla ilgili talebimi ise: -Kütüphâneyi tasfiye ediyorum; evrak kısmını sana vereceğim. Biraz sabret!.. diyordu.Ne yazık ki, kısa bir müddet sonra vefat etti. Geride meczûbe bir hanım bıraktı. Esâsen evlâdı yoktu. Bu kadına lâf anlatıp zikri geçen mektubu elde etmek için vâkî mürâcaatlarım boşa gitti.Sultan II. Abdülhamidmerhumun şu beyânıyla zâhir olan kalb gözü açıklığını kızı Ayşe Sultan da, şu sözleriyle teyid etmektedir: Babamın çok nasihatını aldım. Aklına her zaman hayran kaldım. Görüşü çok kuvvetli idi. İleriyi keşfedecek kadar keskin görüşlü idi. Kerâmet sahibi denilebilirdi. O zaman söylediklerinin hakikat olduğunu zaman bize isbat etti. (Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh. 154)Yine Halil Bey’in sağlığında Nâmık Paşa’nın kızından aynı konakta bir keramet nakline de şâhid olmuşumdur ki, bunu da ileride nakledeceğim. aleyhisselâmı göreceksin!.. demiş ve ilâve etmiş: O büyük velî (yani
[16] Hatta Şehzâde Mahmud Şevket Efendi ile Fransa’da görüştüğüm 1965 yılında bile bu görüşü muhâfaza etmekteydim. Merhûm Şehzâde, Sultan II. Abdülhamid’i tenkid zımnında diyordu ki: -…Tâc ve tahtım için kan dökemem!.. diyerek  Hareket Ordusu na karşı âtıl davranması hatadır!.. Devlet adamı gözü kara ve cesur olmalıdır!.. Sultan Hamid böyle yapmakla kan dökülmesini önleyebildi mi? Aslâ!.. Bu defa İttihatçılar kan döktüler!.. Hem de nice mâsumun kanını!.. Onlara bu fırsatı, Sultan Hamid verdi!.. Ben de bu görüşleri o gün için tasvip etmiştim.
[17] Nitekim onların böyle itirafları mevcuddur.  Çanakkale Harbi sırasında İstanbul işgal tehlikesi altına düştüğünden o sırada Beylerbeyi Sarayı’nda menkûb olan Sultan II. Abdülhamid’i, hükümet, Anadolu içlerine nakletmeyi düşünmüş ve bu maksatla Talat Paşa, yanına Meclis’i temsil etmek üzere bir meb’us arkadaşını alarak Hünkâr’ı ziyarete gitmiştir. Sultan II. Abdülhamid, bu teklifi şiddetle reddetmiş ve ziyaretçilerine dehşetli bir siyâset dersi vermiştir: Beylerbeyi Sarayı’ndan sandalla ayrılan Talat Bey, refikine: -Azizim!.. dedi. Bu adamı tahttan indirmekle büyük hata etmişiz. Bunu takdir etmek de bir meziyettir. (Bkz. Refî Cevat Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul, 2004, sh: 21) Bu vak’a O’nun devriyle alâkalı bütün ciddî eserlerde yer almış bulunmaktadır.Gerçekten Sultan II. Abdülhamid’in kendisine siyâsette çömez bile olamayacak insanlardan tarafından tahttan indirilmesini, onların mesâîlerinin kadere tevâfukundan başka bir sûretle izah etmek mümkün değildir. Bu gerçeği ifade etmek üzere Yunus Emre:Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yereYalan değil, gerçektir ben de gördüm tozunudemiştir.
[18] Kemâ tekûnû yuvellâ aleykum Yani, Nasılsanız, öyle idâre olunursunuz!.. (Hadîs-i şerîf)
[19] Bkz: Kadir Mısıroğlu- Bir Mazlum Padişah: Sultan Abdülaziz, sh: 181 vd.
[20] İlme hizmetten ziyâde sırf bir sansasyon (heyecan verici haber) ve para kazanma gâyesi peşinde koşan birtakım kimselerin  Sultan Abdülhamid’in Hâtırâtı İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal’ın Türk Tarih Encümeni Mecmuası’nda (Bkz: Sayı: 13-15)  Abdülhamid-i Sânî’nin Notları başlığı altında yayınlanmış olan metne nâşirinin güvenilirliği dolayısıyla itibar edilebilirse de, o da aslının Hazine-i Evrâk’ta bulunan bir defter olduğunu söylediği metnin, az bir kısmını yayınlamıştır. O günden beri, sadece Mehmet Hocaoğlu,  Abdülhamid Han ve Muhtıralar İ. Hami Danişmend’in gûyâ Fransızca bir nüshasını buldum!.. diyerek Çakmak Mecmuası nda (sayı: 32 vd.) yayınladığı metin ve bunu te’yiden Ayşe Osmanoğlu imzasıyla dercettiği yuvarlak ifadeli mektup da -kanaatimizce- İ. Hami Danişmend’in hatırı için kaleme alınmış bir hatır senedi mâhiyetindedir. En evvel Utarid Mecmuası’nda 1919 yılında neşredilen ve sonra Zaman Kitabevi tarafından kitaplaştırılan metinse, yayıncı olarak Vedat Örfî ismini taşımakla beraber, bunun Süleyman Nazif tarafından uydurulmuş bulunduğu ve bu gerçeği bizzat İbrahim Hakkı Konyalı’ya itiraf etmiş olduğu, Konyalı merhumdan mesmûumuz olmuş bulunmaktadır. Bizim iddiâmızı İbnü’l-Emin de kabul etmekte ve bundan dolayı Süleyman Nazif’i azarlamış bulunduğunu beyân etmektedir. (Bkz: İbnü’l-Emin- a.g.e., sh: 341’deki 2 numaralar dipnot) Bu hususta tafsilat için bakınız: Alaaddin Yalçınkaya- Sultan Abdülhamid’in Notları, İstanbul, 1996 veya Ali Birinci- Sultan Abdülhamid’in Hâtıra Defteri Meselesi , Divan, 2005/2, sh: 175-194. diye ortaya koydukları eserlerin hiçbiri bizce güvenilir değildir. Bunlardan sadece ünvanlı eserinde (İstanbul, 1989) mezkûr defterin ancak bir kısmını gördüğünü söylemekte ve ondan bazı parçalar iktibas etmiş bulunmaktadır.Diğerleri ise, çeşitli kimseler tarafından uydurulmuş hayal mahsulü şeylerdir.

PAYLAŞ